İnsanın kendisini anlatması kadar zordur davasını söcüklere sığdırması. Sözbaşı ne olmalıdır, virgülünden tutun son noktasına kadar zordur anlatımı… bir müzisyen kulağıyla yaslanınca yüreğimize, notanın başını tutturup sonunu getiremeyen sanatkâr[ım] şaşkınlığında… Çılgınlığın had safhasına varmış, çölün havasında terennümü yaşarken, ayak bastığım toprağının şuûrundan uzak bir mecnûn edâsında, yalnızca acizim. Bilmem, aslı arayışına düşen kerem, bu hayâl yolunda bu içteki çaresizliği sazındaki nâğmelerine aksettirmekte rûhum kadar tecrübe sâhibi miydi… Ferhat kaleme sarılsa veya adı için kullanılır olsa bir mürekkep elbet şirin’le bir anılır satırlarda… Kimse bahsetmezki, kim için boyun eğmişti bîsütun, kapısını kime açmıştı.
…
Onlar her kaleme konu olan efsâne nefesliler; yalan olmuş olsa ne, hakikat. Yalan diyene yakın çağda, bîsütuna sırt dayamış er, çölü aklı başta adımlayan asker; leylâları ve leylî olan bütün güzelleri O’nu anışlara fedâ etmesini bilen koca yiğit.
…
Desem, gözü yumdum, elim manevî kalemde, Îmanımı satırlara bıraktım… Dinleyin! İnanmakta ben kadar hür, hilkat sırrınca özgürsünüz; ve şimdi kulak verin…
O, şu dünyayı sahra bildi, her sürgünü çölden başladı çöle oldu. O’nun da konuştuğu yabanî hayvanlar vardı. O konuştu mu hatip olanı, sükûta mecbur kalırdı. Buna şahit niceleri var, en büyükleri: Tarihî Senaryo!..
Bîsütunları yarıp, kapı açmasını bildi; Gerçi insan sûretinde idiler, hepsi O’na açılmasını bildi. Hangi benzerlik istersin söyle, gönül âyinesi yalanı aksettirmez. Hakikat Güneşi birkaç konuşur mahlûk için nûrunu söndürmez, sönmüş olmaz.
Üflesin bütün bir insanlık; güneşin ışık saçan hangi hücrelerinden sönen olur..?
İsmi ne mecnun, ne ferhat… Tarih O’nu „Bediüzzaman“ adıyla yayacaktı kâinata.
O bir âşıktı. Dâva adamı, Hakikat Savunucusuydu O!.. Hakikat’a dil uzatma cüretini hayâlinde dahi tasavvur eden insanın gırtlağını sıkacak kadar dînine düşkün; gözü kara. Kardeşlerinin biri için dahi kendisini ebediyyet yolculuğunda fedâ edebilecek kadar şefkatli.
Yağmur bile rahmettir, zaman ölçeğinde bilmem hangi noktaya kaç kere yağar. Oysa bu Rahman şaheseri rakamların tâkibe cahil kalacağı kerelerce aynı ruha rahmet getirmiş, meyve sunmuştur…
Yazdıran’a hamd etmek boynumuzun değil, hilkatimizin bir borcudur. Lütûfkar olan kattan inen bu satırlara nokta vermek bize düşmez, fakat devamını getirmek yazan gönle ağır geliyor ister istemez bir dur levhası önünde frenlemek mecburiyetinde kalınır…
…
Biz Kimiz ?
Peki Ya Kimdik ?
Asr-ı Saâdette Sahâbe-i Kiram’dan her hangi birisi,
Tabiîn’den İmam-ı Âzam’la mezhep kapısında ders gören Ebû Yûsuf…
Selçuklu’da Tarih yazan Alparslan belki…
Osman Gazi, Fatih Sultan, Kanunî Süleyman, ve daha kimler…
O’ndan O’na geçen sürgün hayatımızda bir de „Bediüzzaman“.
…
Hepsi Biz!
Rûhumuzdaki sırrın ayn-ı temsilcileri…
Belki öncüleri,
Fakat biz gibi et ve kemik hakikatinde yaşayan,
Îman sırrına ermekle „Biz“ olan şahsiyetler…
Her biri „Ben“ iken sırrın inkişafıyla
„Biz“liğe layık erler…
…
Yâni „Îman Sırrıyla“ sâhibi olacağımız yücelere
Bizden önce „Bizler“ Olan
Yiğitlerdir Onlar….
………………………………………
İşte BİZ, bu „Biz“ olma yolunda sırlı kapılardan geçme ümitvârlığıyla adımlarını atan;
Siz’den, içinizden birileriyiz…
muhammed hakan yıldız
aşık-ı bîçare
