andım yine seni bir sabah namazı sonrası. yeni bir güne senle başlamak için.
yokluğunla boğuşuyorum; kabullenemiyorum yanımda olmayışını…
kimin ne dediği umrumda değil; sen varsın ve olacaksın da hep hayatımda.
hal-i hazırımda bir şey yok; ama nazar-ı dikkatini gönlüme çekecek olursan, göreceksin ki zenginliğimin haddi hesabı yok.
aşkı almaya gücü yetmiş zenginlerdenim ben; aşkı kaç insan alabilmiştir ki…
mecnûn leylâ’yı görmeseydi aşkı bulabilir, çöl ile hemhâl olabilir miydi? peki mecnûn aşkı bulmamış olsaydı; çöl ona kucak açar mıydı?
bîsütûn boyun eğmişti ferhat’a; boyun eğişi aşk’a değil miydi…peki şirin var olmasaydı; ferhat’ın payına aşk düşer miydi..?
aslı uğruna şehir şehir dolaşan kerem’e ne demeli? aslı’da gizlilik taşımasaydı aşk; peşine düşer olur muydu kerem hiç..?
görüyorsun ya sevgili; meşakkatlerle döşeli bir yoldan geçmediğin müddetçe aşka ulaşılamaz…
aşkın mekân edindiği gönül; çileyi kendine yâr edinmiş olan bir gönüldür…
ben ne mecnûn’um; çöller beni çağırmakta…
ne ferhat’ım; bîsütûn beni aramakta…
ne de kerem; şehirler hâlâ beni solumakta…
ben yalnızca ismi meçhûl bir âşığım; ama bende mecnun’luk var; ferhat’lık var; kerem’lik var…
bende bu üçü arasında gidip gelen bir hâl var; bende yok’luk, bende var’lık var; bende aşıklık var; delilik var…
aşık-ı bîçare
30.09.2005
