Efendim !..
sensizliği yudumluyor, özlemini kucaklıyorum her gece. ızdırab, çile ve tatsız bir hayattır dünya bana. gül simândan uzak, belki yakınlığından yoksun ruhumla, gecenin ufkuna doğan dolunaya bakıyor ve olur ya, ay’ın sana olan aşkının yansımasının ve yakarışının aydın havasına iştirak buyurursun. göremesem de bu hissiyatla ve gönlüme ekili aşkının tecessümüyle, yüreğimin gül sunuşlarıyla, iç nağmelerimin yanışlarıyla ve gözümün cemâline açlığıyla; bekliyor ve umuyorum…
inanıyorum; inancımın bana bahşettiği sonsuz ümitle ve aşkının yüreğimi yakıp kavuran ateşiyle, gelmeyecek olsan da, özümü sana adamış; geleceğinin, bir gün vuslatın bana da lutfedileceği imanıyla kendimi sana ve yalnız sana adıyorum…
sana adanmışlığıyla açılıyor gözlerim sabaha; ve sana adanmışlığıyla kapanıyor geceye. imrenmemek elde değil dolunay’a, onun aydın nûruna. kimbilebilir; onca günahkârın günahlarına dayanabilmesindeki hikmet, hâlâ sönmemiş olmasındaki sır belki de asırlar evvel seni görmüş ve aşkını doyasıya yudumlamış olmasındadır.
öyle ya, dünya’yı zehirleyen onca gelmiş ümmetleri aydınlatması yine sana kavuşacağı günün özlemiyleydi. – “yüzün sanki solgun geldi bana; ey dolunay..?” O’nun bâki aleme hicreti eminim ki bütün enerjini almıştır. “nûrun” da âlem-i bakiye hicret etmiş, sana bir “ışık” kalmıştır. – sükût dünyasında yaşayan ay’ın dayanağı sen iken, benim senden uzak kalabilmem hangi felsefeye dayanaraktan mümkün olabilirki? seni dilenirken, yalnızlığımın soğuğu vurdu yüreğime. kanatırken ellerimi avuçladığım güllerin; acıyı unutmuş, sana adanmışlığıyla canımı sundum aşk kâsesine…
görsem seni gecenin zifirî karanlığında, doğmasını güneşin ve gidecek olmasına gecenin, razı gelir miydim..?
aşık-ı bîçare