sevgi
Ekim 6, 2007Anne ve Sevgi
Ekim 6, 2007yalnızlığıma bir ad koy anne…
‘ölüm’ olabilir mi…?
ya da ‘kabir’…?
yalnızlık dediğin ölüm kadar ayrılık;
kabir kadar karanlık değil mi…?
yalnızlığın tarifi var mı anne…
ya bu içimde taşıdığım özlemin…
seni seviyorum anne…
en çok seni sevmesem de…
en çok seni özlemesem de…
seni çok seviyorum…
seni…
Sevgiliye olan özlemimi sevdiğim kadar seviyorum…
daha fazlasını isteme anne…
bunun ötesi yalnızlıktır…
anneye yakın; sevgiliye uzaklıktır…
seni seviyorum anne…
dünyaya veremediğim sevgileri besliyorum sana…
aşık-ı bîçare
[muhammed hakan yıldız]
Vuslat Anlaşması !
Ekim 6, 2007yâr ağlama sen. yâr yanma sen.
yanan bulunur elbet yerine…
can tatlıdır. cânân tatlıdır.
cânı vermedikçe erişilmez yâre…
ermek dilersen, ermenin şartlarını kabule yanaş; ya sözleşmeye uy, ya uzaklaş. sırdaş olmak için sâdık olmalı; vefakârlığı unutmuşlara değil vuslat, mezar kazmalı.
aşık-ı bîçare
mecnûnluk
Ekim 6, 2007andım yine seni bir sabah namazı sonrası. yeni bir güne senle başlamak için.
yokluğunla boğuşuyorum; kabullenemiyorum yanımda olmayışını…
kimin ne dediği umrumda değil; sen varsın ve olacaksın da hep hayatımda.
hal-i hazırımda bir şey yok; ama nazar-ı dikkatini gönlüme çekecek olursan, göreceksin ki zenginliğimin haddi hesabı yok.
aşkı almaya gücü yetmiş zenginlerdenim ben; aşkı kaç insan alabilmiştir ki…
mecnûn leylâ’yı görmeseydi aşkı bulabilir, çöl ile hemhâl olabilir miydi? peki mecnûn aşkı bulmamış olsaydı; çöl ona kucak açar mıydı?
bîsütûn boyun eğmişti ferhat’a; boyun eğişi aşk’a değil miydi…peki şirin var olmasaydı; ferhat’ın payına aşk düşer miydi..?
aslı uğruna şehir şehir dolaşan kerem’e ne demeli? aslı’da gizlilik taşımasaydı aşk; peşine düşer olur muydu kerem hiç..?
görüyorsun ya sevgili; meşakkatlerle döşeli bir yoldan geçmediğin müddetçe aşka ulaşılamaz…
aşkın mekân edindiği gönül; çileyi kendine yâr edinmiş olan bir gönüldür…
ben ne mecnûn’um; çöller beni çağırmakta…
ne ferhat’ım; bîsütûn beni aramakta…
ne de kerem; şehirler hâlâ beni solumakta…
ben yalnızca ismi meçhûl bir âşığım; ama bende mecnun’luk var; ferhat’lık var; kerem’lik var…
bende bu üçü arasında gidip gelen bir hâl var; bende yok’luk, bende var’lık var; bende aşıklık var; delilik var…
aşık-ı bîçare
30.09.2005
Efendim !..
Ekim 6, 2007Efendim !..
sensizliği yudumluyor, özlemini kucaklıyorum her gece. ızdırab, çile ve tatsız bir hayattır dünya bana. gül simândan uzak, belki yakınlığından yoksun ruhumla, gecenin ufkuna doğan dolunaya bakıyor ve olur ya, ay’ın sana olan aşkının yansımasının ve yakarışının aydın havasına iştirak buyurursun. göremesem de bu hissiyatla ve gönlüme ekili aşkının tecessümüyle, yüreğimin gül sunuşlarıyla, iç nağmelerimin yanışlarıyla ve gözümün cemâline açlığıyla; bekliyor ve umuyorum…
inanıyorum; inancımın bana bahşettiği sonsuz ümitle ve aşkının yüreğimi yakıp kavuran ateşiyle, gelmeyecek olsan da, özümü sana adamış; geleceğinin, bir gün vuslatın bana da lutfedileceği imanıyla kendimi sana ve yalnız sana adıyorum…
sana adanmışlığıyla açılıyor gözlerim sabaha; ve sana adanmışlığıyla kapanıyor geceye. imrenmemek elde değil dolunay’a, onun aydın nûruna. kimbilebilir; onca günahkârın günahlarına dayanabilmesindeki hikmet, hâlâ sönmemiş olmasındaki sır belki de asırlar evvel seni görmüş ve aşkını doyasıya yudumlamış olmasındadır.
öyle ya, dünya’yı zehirleyen onca gelmiş ümmetleri aydınlatması yine sana kavuşacağı günün özlemiyleydi. – “yüzün sanki solgun geldi bana; ey dolunay..?” O’nun bâki aleme hicreti eminim ki bütün enerjini almıştır. “nûrun” da âlem-i bakiye hicret etmiş, sana bir “ışık” kalmıştır. – sükût dünyasında yaşayan ay’ın dayanağı sen iken, benim senden uzak kalabilmem hangi felsefeye dayanaraktan mümkün olabilirki? seni dilenirken, yalnızlığımın soğuğu vurdu yüreğime. kanatırken ellerimi avuçladığım güllerin; acıyı unutmuş, sana adanmışlığıyla canımı sundum aşk kâsesine…
görsem seni gecenin zifirî karanlığında, doğmasını güneşin ve gidecek olmasına gecenin, razı gelir miydim..?
aşık-ı bîçare
Kim !/?
Ekim 6, 2007Kıbleye dönükken seccadeler,
Neyin nesiydi kalbî dönüşler…
Adımları doğrultmak mı güç,
Nefsî duyguları hapsetmek mi suç.
Ne vakit çıktı nefsim cezaevinden
Kim bu alıkoyan beni, asıl yönümden.
aşık-ı bîçare
Geri Dön..!
Ekim 6, 2007Geri dön..!
Yollarına serdiğim gülleri
Koparma yerinden, bırak kalsınlar
Sevdiklerine yakın…
Ne vakıt ışık tamamıyla
Koparıldı geceden
Öyle;
Ve o vakte ayrı düşeriz biz seninle…
Ancak kıyametin kopuşuna yakın
Girer aramıza ayrılık…
Ve öyle de
Karşısına çıkarız kalabalıkların…
Üflendiği zaman sûr’a…
/ İlâhi emir rûhuna indiği dem İsrâfil’in /
Unutma!..
Mahşer gününde biz yine el ele
Göz açacağız hesâba…
Çünkü kaderimiz ayrılmaz ikizdir, bizim
Gözlerimiz aynı nûra aşinâdır, seninle…
Fermân sunulacak…
Ve biz ebedîyyet için
Ölümüne el ele…
Beraberiz seninle..!
aşık-ı bîçare
[muhammed hakan yıldız]
Ben Bir Garip Sevgi Dilencisiyim
Ekim 6, 2007Ben Bir Garip Sevgi Dilencisiyim
Daha yürümeyi bilmezken, sokaklara evladlık verildim. Konuşmayı kaldırımlardan öğrendim. Yalnızlığı yaşadım soğuk adımlarda. Yokluğu hissettim iliklerimde, güneşin her doğuşunda. Düşlerimi benden alıkoyan gecenin varlığıydı beni olgunlaştıran… Soğuk, sessiz, varlığımı gizleyen karanlığıydı… Söz gelimi insanlar; âh şu beni benden alma gayretini aslâ yitirmemiş olan mahlûklar. Var mıydı ki sen gibisi; nazar lûtfuyla müşşeref kılarken bendimi; titizliğin, inceliğin böylesinin görülmemişliğiyle dinlerdin sesimi. Varlığın, yollarımla kesişseydi bilirim, evladlığım sana olurdu. Can neydi, cânân kimdi… Gözlerinin siyahında bana ayân olur, bütün ilham şelaleri akar dururdu gönlüme; sen vuslatımı tebessümünle noktalayana kadar…
İnsanların soğukluğunda donuyorum, aldırmazlık okyanusunda boğuluyorum, çırpınıyorum. yalvarıyorummmmmmmmmm…
…
Teslim oluyorum polis bey;
Suçum insanlığınıza ayak uyduramamak.
İşte ruhum, işte yüreğim…
Kelepçeleyin sözlerimi; kalem tutan ellerimi.
Ancak kabûlünü yıllar evvel istediğim
Şu ufacık dileğimi…
Zaman kaybetmeksizin Hâkim beyin
Eline verin…
“sevgi neydi; şefkat, merahmet, gönül bağı,…
peki ya aşk, hâkim bey…
yalanmış meğer, paylaştığımız göz yaşı sağnağı.
ben öğrenmeye gidiyorum vuslatı, dostluğu,..
İnsanlığınızdan Tek Bir Dİleğim: İdam Buyruğu!..”
aşık-ı bîçare
Amine’m, Valide’m!..
Ekim 6, 2007esselamu aleykum
yaşı altıydı. daha doğmadan babasızlığı yaşayacaktı. annesinin biriciğiydi. meryem’in gözbebeği. hani doğumuna gelmiş muhammed’inin [sallallahu aleyhi ve sellem]; ve o kutlu müjdeyi tekrarlamıştı amine’ye. doyamamışken yavrusuna o Kutlu Anne, bırakmıştı cânını halime’nin kollarına. yıllar sonra cân pâresinin dönüşüyle ferah bulacak olan gönlü, kısa bir vuslat sonrası bir hicretle son bulacak, teslim-i ruh ile “vedâ” edecekti varlığının nûruna…
hayâl edelim hadin; son demleridir âmine’nin…annemizin gözlerinde daha şimdiden özlem pınarları boşalmakta “bu ayrılığa cân mı dayanır, ruh mu” çaresizliği. amine’nin avucundaydı “Koca Kainat”. Kainatın Gülü ağlamaktaydı “anne! sen de mi… ayrılık şimdi sende mi..?”
kainat’yağmurlarının bütünü sanki muhammed’in [sallallahu aleyhi ve sellem] gözlerinde ve boşalmakta…
nereye mi (?)
sizce (?)
doğru!
amine’nin yüreğine…
söner miydi
yürekteki ayrılık ateşi yoksa.
saçını okşuyor yavrusunun, kokluyor, içine çekiyordu “ayrılık uzun, azığım olsun kokun yavrum” dercesine bir iç çekişti bunlar. dahi evladına son bir şiirle veda etmiş değil miydi (?) o amine ki, her söz dilinden şiir olup dökülürdü. daha ruhu yaratılırken “aşkı vardı muhammed’inin [sallallahu aleyhi ve sellem]…vuslat pek kısaydı, azık çok az…ve işte bu koklayışı evladını, bir ayrılık simgesiydi. belki de son şiirinin ilhamı kokusunda saklıydı.
…vefat etmişti annemiz. yıllar geçmiş, tam 57 yıl. 63 yaşındaydı küçük muhammed’i [sallallahu aleyhi ve sellem] amine’nin.
“seni ne çok özledim anne” …
hicreti planlıydı, vuslatı pek yakın
…
ümmetinde hüzün, kainatta matem havası
amine’de sevinç, anne’de bayram havası…
…
tam 57 yıl sonrayaydı vuslat; niçin…niçin 57 olacaktı (?)
belki de anne özlemi ancak 57 yıl dayanacaktı…
hâsılı dostlar; bu yazı tamamıyle bizden çıkmıştır. hatalar bize aittir yani. kusurumuz varsa affola…bağışlayın bizi. anlat, anlat nereye bîçare kardeşim (?) öyle ya…
işte anneler günü. annelerimize can kurban. ancak öyle bir anam varki benim ona bin değil milyon can kurban; işte âmine’m, validem…
Anneler Günün Kutlu Olsun Annem
Anneciğim…
Özlemim, Canım…
Varlığımdaki Nûrun Anası…
Yüreğimin Şiir Havası…
Anneciğim…
Anneler Günün Kutlu Olsun…
aşık-ı bîçare
Varlığımın Hâl Dili
Ekim 6, 2007Varlığımın Hâl Dili
ne o sevdiğim bu hüzün de ne, o gül yüzüne hiç yakışıyor mu..? sanmam ki, seni görsün de bir gül, hâlinden utanmasın..! bak göğe ki, ufuklar dahi ismin hürmetine ayakta, şafak sökse mâna sende gizli… ay nûrunu senden almış; ne vakit takvim dolunay’ı gösterir, bilirim ki parmağının işaretini bekler ikiye bölünmek için… varlığındaki sırrı aralamak için. uzatsan elini kâinat avuçlarında, mevcudâtın kalp atışı senin nabzına ayarlı, yaratılış sana ayarlı… varlığa dağıtılan nûr şerbetinin aslı senin ruhunda saklı; sen en büyük sır… sen gülsen kâinat güler, sen ağlasan kâinat ağlar; sende hangi hâl, mevcudâtta da aynı eksen… bir toprak değildir ayağını öpen, sana âşık herkes bastığın yerin bir zerresidir, sana dokunan bir mahlûk olabilmek eşref-i mahlûk olmaktan daha şeref vericidir; ne hôş, ne muazzam bir sevgidir bu…
…
hicretin öbür âleme olunca meleklere bayram, sevinç… oysa sen gidince kâinata matem, hüzün ve yalnızlık… yıldızların boynu bükük, bulutlar birer yolcu, sana varmak için durmadan mekân değiştiren göçmen kuşlar pek bir mahzûn… her çağ açmakta olan güllerinin boyunları bükük, benizleri soluk, seni arayan bakışlarında yetimlik, tek sırdaşları hıçkırıkları, sana dair yazdıkları… bilsen ki mümkün olsa canlarını satar, sana değmiş bir toprak tanesi olmayı yeğlerler… ayaklarının altından doyasıya nasibini almış, sonrası yokluk da olsa o ân sana dokunmuş olmak bir sermed değerindedir âşığına… bilsen şu ölümden korkmayan, aksine ecele meydan okuyacak cesâretle donatılmış âşıkların “sensizlikten” nasıl korkuyorlar; desem “sizi unuttu” cân verecekler, tek tutanakları, size olan vuslat inançları ellerinden alınacak diye öylesi bir şevkle yaşıyorlar ki aklım duruyor, rûhum ise tâkibe pek cahil… bizler öyle geri kalmışız ki izini tâkipte Kur’an ve Sünnet diyoruz, bu iki mirâsı dahi paylaşmak da kendi aramızda cimrilik gösteriyoruz… oysa çok kere görüyorum, âşıklarınız Kur’an ve Sünnetinizi rehber edinmiş; yudumlamaktan vazgeçemeyecekleri su’dan daha aziz tuttukları aşîkar, pek ayân… dahi onlar yalnızca bu iki emânete değil sizin dokunduğunuz bir testiyi dahi canlarından aziz tutuyor, nefislerine verdikleri değerden daha çok kıymet veriyorlar…
…
ben çöl yağmuruna susuz, ben aşk kapısında dilenci, gül peşindeki bülbül… âşıklarının hâllerinden nasiplenmek isteyen kıtmîr… ben gârîp, dervişinin tesellilerinde bendini arayan zavallı, varlığından habersiz bîçare… kendince pervâne, aklı çaresizlik ağlarında takılı avâre… şu sözlerimin dahi çaresizliğini hissediyor gibiyim, aklımı yitimişcesine çırpınıyorum… size dair yazan onca âşıklarınız varken bize yazmak yakışmaz diyor ve de bütün bu yazdıklarımı göz yaşlarımla siliyorum, gönlümle eziyor ve de yalnızlığımla yırtıyorum; cânımla atıyorum…
…
çay içerken hatırına düştüğünüz bir meczûbu görüp sorsam “çayın deminde mi saklı sevgin”, peki ya çamurdan saraylar yapan âşığına varıp “şu saray penceresinden bakan senin sevgili’n mi…” yüzünde cenneti seyreyledim desem… ey yunus bunca yolculuk niye, sanır mıydın ki vuslatın bu dünya’da mümkün olacak “bu ümitle mi yorulmak bilmedin”; şiirlerindeki “arayış”ın bu sebepten mi…huzuruna çıkıp mevlana’nın, sormak isterim “sevgili’ye en yakın olduğun an pervâne’yi taklit ettiğin zaman mıdır” adını ondan mı almıştır semâzen… yaman’laşan âşıklarını anmak haddim değil, fakat sormak isterim vücûtları tükenmiş olmalarına rağmen ismin anılınca kabirden kalkarcasına haşredilen aşkları sizi “isminizde” bulmalarından mıdır… ey başında aşk tüten meczûb, saklama gönül kesene konmuş dostluğu ki gözlerinden intihâra koşan elmas tanelerinden aşikârdır hakikat… sen ruhuna “velî” mührü lûtfedilmişlerdensin, gönül kesesi aşk değerinde, sözleri bülbül sûretinde nakş olunmuşlardansın…
…
söyleyin ey âşıklar; yürek kapılarına fethin misâfir olduğu güller, size bu büyük lütuf “o sevgiliyi kâinat ötesinde görmenizden” midir…
…
işte bunlar da âşıklarınızdır Efendim!.. bir işaretinizle ikiye bölünmüşler; bir yüzüyle dünya’dalar, diğer yüzüyle hak iledirler… işte göçmen kuşlarınız; durmaksızın ilim için, hicret için, sizin için yorulmadan, usanmadan kanat çırpan sevdâ kuşlarınız… siz neye nazar kılsanız o hâle bürünme arzusuyla eli-ayağı dolaşan, yürekleri kanat çırpışlarını andıran bir telâşa dönüşen ehl-i hâl’dir onlar… onlar vuslat türküsünde birer mısra, şu imtihan senaryosunda birer başrol oyuncuları, gönül semâlarında birer bulut, birer yağmur damlası… siz âleme rahmet, onlar ise bu rahmet sırrında birer harf…
evveliniz peygamberî muştularla halkalandı, âhiriniz ise evliyâne muştularla…
…
ben fâni derim ki; perdeler kalkacak olsa görülür ki, şu varlığım üzerine basıp da geçmeniz için ayağınıza serilmiş bir candan ibaret…
…
duygularım ikiye bölünmüş ay gibi, ve her biri çıkışı kayıp labirent gibi… her yönü başka bir hâl, ve ben bunca hâller içinde boğulan kuru bir akıl… şu görmez gözlerimize bir görün, anmakla yetinmek zorunda olduğumuz şu aşkı bize de yaşat, izin ver sînene yaslanalım, ömür diliminde yaşadığımız hâl sayısınca ağlayalım; lütûf kıl..
[muhammed hakan yıldız]
âşık-ı bîçare
asikibicare tarafından yazıldı 